Necati GÜLBEYAZ

Bugün (16.04.2009) aldığımız habere göre Rahmetli Mehmet amcamın (GÜLBEYAZ) büyük oğlu Necati GÜLBEYAZ İstanbul Yakacık'ta vefat etti. Henüz savcılık soruşturması tamamlanmamış olmasına rağmen intihar ettiği sanılıyor. Merhuma Allah'tan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.

----------------------------------------------
Ek: Hasan Gülbeyaz'dan aldığım bilgiye göre saat 15'de (17.04.2009) cenaze adli tıp'tan alınmış. Akşam 6-7 gibi İstanbul'dan hareket düşünülüyor. Cenaze çok büyük bir ihtimalle (kesin gibi) 18.04.2009 Cumartesi günü Ezedin'de toprağa verilecek.

------------------------------------------------
Ek: Cenaze 18.04.2009 Cumartesi günü öğle namazını müteakip, Çağlayan köyü'ndeki (Ezedin) aile mezarlığında toprağa verildi.




Yorum (8) Yorum yaz!


Değirmenin Künd'ü



Metin GÜLBEYAZ

Yazar: Metin GÜLBEYAZ

Lafı bir deşen olacak ki, arkası gelsin. Efendim , çocukluğumun bir döneminde ben de değirmende ikamet ettim. İlkokul ikinci sınıfı (1961-62 öğr. yılı) ordan gidip-gelerek okudum. Şimdiki Dereli yolu çok daha sonra (1975 yılı) yapılmıştır. Kemer köprüsü, taş döşeme yolları, dere kenarındaki büyük ceviz ve dut ağaçları ile çayır ve çimenli kemer başı güzel bir görünüme sahipti. O küçük değirmen deresinde çok miktarda balık olurdu. Köprü altında kümesimiz ve değirmene katırla gelenlerin hayvanlarını bağlama yerleri vardı. O sıralar yaylaya hayvanlar yaya olarak götürülürdü. Keşap ilçesine bağlı bazı köylülerin de yaya olarak değirmen yanından geçen yolu kullandıklarını bilirim. Hayvanlara takılan çan ve keleklerin çıkardığı sesler vadi içinde çok hoş bir yankı yapardı. Bu arada, bizden daha önce değirmencilik yapan Çakıroğullarından rahmetli yetim Hüseyin Dayı'dan dinlediğim bir anısını aktarayım:

Rahmetli, bir gece vakti yanında oğulları Ağabey veya Muharrem'den biri ile değirmendeyken ay ışığı da gündüz gibi ortalığı aydınlatıyormuş. Değirmen dönmekte ve o da beklemekteymiş ki, uzaktan bir davul zurna sesi duymuş. Ses yaklaşmaktaymış aynı zamanda da atlı sesleri ile birlikte bunun bir düğün halayı olduğu fikrine varmış. Bu arada kendisi de gelenleri değirmenin saçak aralığından görüvermiş. Bir yandan da davul sesi (onun ifadesi ile) "dımbada dımbada dımbada dım..." diye devam etmekteymiş. Halay kimi atlı, kimisi de yaya olmak üzere köprü üstünde durmuşlar. Değirmeni fark etmişler ve değirmenle ilgili konuşmaya başlamışlar. Kimisi "haydi şu değirmenciye ekleşelim" derken, kimisi de "bırakın garibanı, yolumuza gidelim" diyorlarmış. Bunlar aralarında konuşurken içlerinden bir grup çoktan değirmene dalmışlar... Eeeeeeee, öüeee, iiieeeeee diye garip ve korkunç şekilde sesler çıkararak İssin dayının üstüne çullanmışlar..... Daha aradan ne kadar zaman geçti, o arada neler oldu bilinmezken halayın başı olan reisleri bu haylaz grubu azarlayarak geri çağırmış. Ne istediniz bu garipten, adamı yarım edeceksiniz vb.. sözlerle halayı ordan peşine takarak Çayköprü yönüne doğru yollarına devam etmişler... Rahmetli o gece ne kadar korktu bilmem ama ben bunu Hüseyin dayıdan dinlerken bile çok korkmuş, o olayı sanki ben yaşamışım gibi olmuştum.

Evet değirmenle ilgili bir çok anı ve yaşanmış olay var tabi. Zaman zaman anlatmayı isteriz. Bir sonraki anıda buluşmak üzere derken, ordaki anılarımdan biri de; öğütülen zahireleri torbalara doldurmak için kullanılan çubuktan halkaları bir araba direksiyon simiti gibi kullanarak kemerbaşlarında, büklüm büklüm yollarında araba sürüyormuş gibi kullanmamdır.

Yorum (3) Yorum yaz!


Değirmen

Esasen tarım ve hayvancılık memleketi olan köyümüzün mısırlarını öğütmek için 3 adet değirmeni bulunmaktadır. Bunlardan en meşhuru (ve mesaj tahtasında tartışmalara sebep olan) bük değirmenidir. Coğrafi olarak Tekke Köyü sınırları içinde olsa da, tapusu köyümüze aittir. (Tapusunu görmedim ama herkes bu konuda hemfikir) 40 - 50 sene önceleri babamın da bir süre çalıştırdığı bu değirmen en son 10 - 15 sene önceleri Asım Dayı (Akın) tarafından çalıştırılıyordu sanırım. Ama şu an gelen seller sonucu yerinde yeller esmektedir. (Bkz: Aşağıdaki resim)



İkinci değirmen köyümüzün Geriş mahallesinden Yağmurca'nın Köpekli (Esenyurt) mahallesine gidilen yol üzerinde, Çangal deresindedir. Bu değirmen de benim küçüklüğümde (30 sene önceleri) çalışıyordu. Şu an (2009) yapı olarak ayakta olmasına rağmen çalışmamaktadır. Bulunduğu mevkiden geçen yolun değirmene bir zarar verip vermediğini bilmiyorum.



Üçüncü ve çoğu kimsenin haberinin olmadığı değirmen ise Çangal deresindeki değirmenin 50 - 60 metre aşağısındaki değirmendir. Hacı Emim (Hüseyin Gülbeyaz) bu değirmenin adından da bahsetmişti fakat şu an akılmda değil. Bu değirmen 1/25.000 ölçekli askeri kökenli haritalarda görülmektedir. 



Yıkılan bük değirmeninin yeniden inşaası tartışılmakta haklı olarak. "Zahra öğüten mi kaldı?" diyebilirsiniz.  Daha önce de mesaj tahtasında bahsettiğim gibi, 80 yaşıma geldiğimde (tabii gelirsem) torunlarıma veya onların çocuklarına değirmeni gezdirmek isterim. Benden öncekilerin yaşadıklarını, Hacı emimin anlattıklarını, babamla Mehmet emimin orayı beklediklerini de anlatmak isterim.  Benim oğlum hatırlamaz bile. 16 yaşında ve değirmeni görmedi. Hatta çalışan bir değirmen bile görüp görmediğinden emin değilim. Tabii ortada değirmen filan kalmamışsa göstermem de mümkün olmaz. Sadece oraya doğru bakıp, "şurda bir değirmen varmış" derim ancak. Köyümüz tarihi açısından değirmen bir unutulursa köy adına ciddi bir kayıp olur.



Bu arada, değirmenin önündeki köprünün bir benzeri hatta daha büyüğü kemer denilen Aksu Deresi'nin oluşturmuş olduğu gölün üzerinde de varmış. Köyden inen insanlar bu iki köprüyü kullanarak değirmene ulaşırlarmış. Yukardaki resimde bu köprünün karşı ayağı görülmektedir. Bu köprünün ne zaman yıkıldığını bilen varsa, yazsın lütfen. Değirmen tekrar inşaa edilecekse bence bu köprünün de tekrar yapılması düşünülebilir. Çok şey mi istiyorum acaba?

Yorum (3) Yorum yaz!


Uslusu

Köyümüzün güney tarafında (Günii geçesi) Arkantamı denen mevkiin karşısında iki adet taş bulunur. Taşlar yerli kaya olup, 15 - 20 katlı bir bina yüksekliğinde ve enindedir. Aşağıdakine Uslusu denir. Yukarıdakine de ayırt etmek için Yukarıki Uslusu denmektedir.

Bu taşın adı ve özelliği, üzerindeki sudan gelmektedir. Suyun bulunduğu çukurluk hilal şeklindedir. Ancak, hilalin ortasında yükselti daha fazla olduğu için su genellikle iki parça halindedir. Suyun derinliği 10 cm’yi geçmez. Yılın neredeyse tamamında kurumayan bu suyun içinde her türlü mikrop, ufak canlılar ve gözle görülebilen yaratıklar bulunmaktadır.
Ezedinliler değil ama, diğer köylerden gelen kadınlar Uslusu’dan “ocak” olarak bahsederler. Taşın kutsal, üzerindeki suyun şifalı olduğuna inanılır.

Taşın ziyaret günü Cumartesi günüdür. Herkes olmasa bile çoğu kadınlar taşın üzerine ayakkabılarını çıkararak basarlardı. En yaygın inanış, vücuttaki kapanmayan yara berelere suyun iyi geldiğidir. Sudan bir tas alınır, yaraların üzerine sürülür. Yaralar tüm vücudu kaplamışsa, taşın alt tarafındaki kovukta yıkanılırdı. Uzaktan gelen kişiler bir miktar suyu da daha sonra kullanmak üzere şişelere doldurur ve yanlarında götürürlerdi.

Taşla ilgili bir diğer inanış, Türklerin eski dini Şamanizm’e kadar dayanır. Bu inanışına göre Türklerin yaşadıkları yerleri Altaylı Şamanistlere göre “izi”, Göktürklere göre “yer-su” denen bir takım ruhlar korumaktadır. Yani her dağın, her su kaynağının, göllerin, ırmakların, kutsal ağaç ve kayaların sahipleri vardır. İnanışa göre bu ruhlar insanlardan kurban isterler, kurban vermeyenlere de zarar verirlerdi. Ancak bu ruhlar çok kanaatkâr oldukları için bunlara, bir bez parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası bile onları memnun etmek için yeterliydi. Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı yerler, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Günümüzde bile birçok kadın, bu yerlere gidip dua ederek ağaca çaputunu bağlar, suya para atarsa, hamile kalacağına inanmaktadır. 

Şamanizm’deki bu inanış neredeyse tümüyle Uslusu’da görülmektedir. Çocuğu olmayan veya hasta olan kadınlar, kısmetinin açılmasını isteyen kızlar yine Cumartesi günleri Uslusu’ya gelir ve taşın etrafında 7 kere dolaşırlardı. Yine bu inanışa uygun olarak kadınlar üzerlerinden bir parça bezi yırtıp taşın ucundaki çalılara bağlarlar ve çalıların dibine bozuk para atarlardı.

Bu bilgilerin çok fazla uzak bir geçmişe ait oldukları sanılmasın. Tahminen 10 - 15 yaşlarımdayken bu taşın üzerine gelen kadınları görürdük. Çalıların dibinde şimdiki hesapla 3 - 5 YTL civarı bozuk para bulduğumu hatırlıyorum. Tabi ablalarım parayı almamam gerektiğini, belaya sebep olacağını söylediler ama ben bu uyarılara aldırmadım.

O yıllarda çalıların üzerinde çaputtan geçilmezdi. Bu çaputlar genellikle keşan peştemalının yıpranmış olan ucundan yırtılmış olurdu. 2008 yılı yazında bile bu çalılıklarda bağlanmış çaput bulmam benim açımdan şaşırtıcı oldu. 

Yorum (1) Yorum yaz!


Hasan Ağa Sef Gittin

Günlerden bir gün Melikli köyündeki su değirmenine yeni bir taş lazım olmuş. Çünkü eski taş yıllardır döne döne iyice yıpranmış, dişlerini kaybetmiş imiş. Yeni diş açılsa da, her diş açma işleminde taş daha da incelmiş ve ağırlığını kaybetmiş. Neyse uzatmayalım...

3-5 köylü bir araya gelmiş, gerekli hazırlıkları akşamdan yapmışlar ve sabah erkenden yola çıkmışlar. Köyün üst çaprazına düşen dağdaki taş ocağına değirmen taşı kesmeye gitmişler. İkindi sularında taşı keşmişler ve son şeklini vermişler. Sıra gelmiş taşı değirmene götürmeye...

Taş o kadar ağırmış ki, bir adam yerinden zor kıpırdatabiliyormuş. Koca taşı iki kişi neresinden tutsunlar da götürsünler? Bir müddet çeşitli taşıma usulleri denedilerse de, hepsi başarısızlıkla sonuçlanmış. En sonunda taşı götürse götürse köyün en babayiğit, boylu poslu adamı Hasan Ağa'nın götürebileceğine kanaat getirmişler ve içlerinden birini yollayıp Hasan Ağa'yı çağırmışlar.

Hasan Ağa olay mahalline varıp taşı gördüğünde afallamış biraz ama belli etmemiş. Ne de olsa, bunca yıllık namına leke sürülmesini göze alamamış. Çevresinde bir iki ısınma turu attıktan sonra: "Tutun iki yanından" diye gürlemiş. En irisinden iki kişi taşı iki yanından tutmuş, ıkına sıkına kaldırmış. Taş bel hizasına kadar kaldırılınca Hasan Ağa biraz eğilip, taşın ortasındaki deliğe kafasını geçirmiş. Taştan önünü görmkte biraz zorlansa da: "Köy ne tarafta uşaklar, beni o tarafa döndürün!" demiş. İstikameti bulunca ağır aksak yola koyulmuş.

Hasan Ağa bir müddet sağ - aşağıya doğru yoluna devam etmiş. Ama taşın ağırlığı onu dik aşağıya doğru zorlamaktaymış. Bir müddet sonra kontrolünü kaybedip, dik aşağı hızlanmış, daha sonra da taşı zaptedemeyip koşmaya başlamış.

Hasan Ağa'nın yoldan çıktığını gören köylüler peşinden koşarak hep bir ağızdan: "Hasan Ağa sef gittin, Hasan Ağa sef gittin!" diye bağırmışlarsa da nafile...

Köylüler Hasan Ağa'nın peşinden yokuş aşağı koşmaya başlamışlar. Yarım saat sonra köyün altından geçen dereye vardıklarında ne görsünler? Taş bir yanda, Hasan Ağa'nın başı bir yanda, gövdesi diğer yanda... Bir müddet ah-u figan ettikten sonra birisi: "Gördünüz mü yaptığımızı uşaklar?" demiş. "Hasan Ağa'nın başını kopardık..." demiş. Bir başkası: "Yok canım, yukardayken de Hasan Ağa'nın başı gövdesinde değildi..." demiş. Başı gövdesindeydi, değildi derken tartışma alevlenmiş ve bir sonuca varamamışlar. En sonunda: "Bunu bilse bilse hanımı bilir" deyip hep birlikte Hasan Ağa'nın evine varmışlar.

Kapıyı açan hanımına: "Yenge sana bir sorumuz olacak. Sabah evden çıkarken, Hasan Ağa'nın başı gövdesinde miydi, yoksa değilmiydi?" diye sormuşlar. Zavallı kadın bir müddet düşündükten sonra: "Valla hiç hatırlamıyorum" demiş. "Ama sakalı tim tim ediyordu (titriyordu)" demiş.

Yorum (yok) Yorum yaz!


« daha yeni :: daha eski »